Ara
  • Burcu Demir

ARKASI YARIN HİKAYELERİ-1




Bu şehrin yağmurundan bıktım. Güneşsizliğinden, soğuğundan, suratsız insanlarından; ama en çok yağmurundan. Öyle ki yağmur tüm koşturmacaların arasını dolduran bir çeşit bağ doku gibi. Oluşturduğu sürtünme yüzeyiyle bizi daha da yavaşlatıyor da tüm bu yetişme, yetiştirme telaşımıza o sebep oluyor sanki diye düşünüyorum artık.


Otuz yaşıma kadar uykusuz kaldığım gece sayısı üçü beşi geçmezdi. Bu şehre geldiğimden beri haftada iki üç gecem uykusuz. Dertten sıkıntıdan değil ama, işten, yoğunluktan, gerginlikten. Hala kendimi ifade ederken huzursuz olduğum için bu insanların dillerine çalışmak zorundayım. Buraya gelme sebebim olan proje için çalışmak zorundayım. İnsanların beni bu projeye dahil ederken bildiğimi düşündükleri şeylere çalışmak zorundayım. Son iki ayda bedenim bir yana beynimin de sınırlarını zorladığımı hissediyorum. Bir de öyle saçma bir durum ki, durursam tüm bu alanlar arasında oluşturduğum denge bozulacak ve ben bir tarafa devrileceğim, öyle bir hızını alıp gitme hali.



Ha şikayetçi miyim? Hayır. Düşünmem gereken şeyler bu kadar çokken istemediğim hiçbir şeye yoramıyorum çünkü beynimi. Ne gelmeden önce yaşadığım iş gerginlikleri, ne ailemin beklentileri… Şimdi geriye dönüp bakınca bu süreçten sağ çıkışıma şaşırıyorum. İki yüzlü insanlarla dolu bir iş yeri, baksan herkes çok etik çok “profesyonel” ama fırsat bulsa birbirlerini boğazlarlar öyle somut bir nefret dolaşıyor koridorlarda. Ülke zaten iyice dibe batmış, ne kazandığımız paranın bir değeri var ne verdiğimiz emeğin, aldığımız eğitimin. Ailemin beklentileri ayrı, benim beklentilerim ayrı, bir yandan da işte kaderin beni neden getire getire bu şehre getirdiğinin gerginliği. Sanarsın 2.Dünya Savaşı’nda Ruslar Berlin’i bombalıyor. Öyle bir yarın yokmuşçasına dibe batma halindeydim. Diyorum ya, sağ kalmam bile mucizeyken ben resmen rüzgarı arkama almış gibi hissediyorum şu an. Kontrol kolay değil, yelkenleri sağlam tutmak lazım ama bir işte; yaşasın yeni ufuklar, yeni karalar.



Sırtımda bir çanta, elimde su sızdıran bir şemsiye zar zor yolu geçip kendimi bir kafeye atıyorum. Boş bulunup aklıma gelen ilk gelen cümleyi tezgahtaki garsona yöneltiyorum; “Bir americano alabilir miyim lütfen?” Alamazsın nereye alıyorsun der gibi bakıyor adam. Bu sefer yeniden, onun dilinde, sonuna bolca rica ünlemi ekleyerek yeniden istiyorum kahveyi. Sahte bir gülümsemeyle hazırlamaya başlıyor. Ben de etrafa daha fazla su damlatmamak ve azıcık olsun kendime çekidüzen verebilmek adına kafedeki ilk boş masaya yöneliyorum. Çantamı montumu sandalyeye bırakıp bileğime geçirdiğim lastik tokayla saçlarımı at kuyruğu toplamak için pozisyon alıyorum. Ta ta ta tam! Orada! Bu şehre geldiğimden, geleceğim belli olduğundan beri karşılaşmaktan deli gibi korktuğum adam; orada. Köşedeki masada, önünde kahvesi, bilgisayarı, kitaplar, kalemler; bana bakıyor. Muhtemelen içeri girdiğim ilk andan beri, hatta belki karşı kaldırımdan geçerken taksinin birinin ani kornasından beri bana bakıyor. Sanki dünya dönmeye başladığından beri, ilk insan cennetten indiğinden beri, sürüngenler çok hızlı koşup kanatlandığından beri bana bakıyor.



Boşalan elimi ayağımı koyacak yer bulamıyorum. Saçımı toplamayı bitiriyorum. Nasıl şaşırmazsın be adam, bu kadar zamandan sonra, sanki son şiirini dün akşam okumuşsun da bugün buluşmak için sözleşmişiz gibi nasıl bu kadar soğukkanlı kalırsın. Gözlerini bir saniye bile çekmiyor. Ben orada elimdeki kitapları sırt çantama koyarken, şemsiyemi kılıfına koyarken, çantamdan bir bere çıkarırken hissediyorum, gözleri üzerimde. Çantamı yerleştirdikten sonra bereyi kafama geçiriyorum, yağmur biraz geri almış, okula gidene kadar beni idare eder bu bere. Çantayı sırtıma takarken yüzünde “ne yani benimle konuşmayacak mısın?” şaşkınlığının belirdiğini görüyorum.


Konuşmayacağım. İki yıl önce sesini son duyduğum o akşamdan sonra dünya üzerinde senin kurduğun hiçbir cümleyi dinlemeyeceğim diyorum içinden, cevaben. Hatta öyle ki bir telaş geliyor hareketlerime, o konuşmadan gitmek telaşı. Sesini duyarsam tüm konfor alanım alt üst olacakmış gibi çünkü. Arkamı dönüp bardan kahveyi alıyorum, bir yandan da hızla kulağıma kulaklıklarımı takmaya çalışıyorum. Ben kafeden çıkarken ve telefonumdan müziği henüz başlatmışken arkamda bir hareketlenmeyle birlikte belli belirsiz adımı seslendiğini duyuyorum. Bir kabusun içinde gibi geriliyor tüm benliğim. Hayır duymayacağım, durmayacağım. Seni orada öyle gördüğünün bir rüya olduğunu düşüneceğin belirsizliğin içinde bırakacağım.


Ardımda iki yılın gerginliği, soramadığım sorular, alamadığım cevaplar, durursam tüm dünya yerle bir olacak adeta. Koşuyorum. Geçmişten gelen bir hayaletten kaçarcasına, yüzleşmek istemediğim acılarımdan, bu şehre geldiğim ilk günden beri başıma geleceğini bildiğim o andan, ezberimde kalan üç beş şiir kıtasından, bir çift mavi gözün içine hapsolmuş derin bir okyanustan kaçarcasına, koşuyorum.


82 görüntüleme

PAZARTESİ YAZILARI

©2019, Ormanların İçinde tarafından Wix.com ile kurulmuştur.

This site was designed with the
.com
website builder. Create your website today.
Start Now