Ara
  • Burcu Demir

GEÇMİŞ YOL HİKAYELERİ-3: ÜSKÜP




Ah benim canım, garibim...




Bundan birkaç kış önceydi. Henüz dünya bir salgın hastalıkla koca bir yıl evlerine, ülkelerine kapanmanın rüyasını bile görmemişken bir yerden bir yel esmiş, Aralık ayında kalkıp Balkanları gezmeye gitmiştik. Soğuk bir yandan, konforsuz oteller bir yandan; yeni şeyler görmenin heyecanına, “benim burada ne işim var” sorusunun eşlik ettiği bir deli seyahat.


Saraybosna ve Belgrad’dan sonra son durağımız Üsküp'tü. Artık şehir değiştirmeyeceğimi, bir pasaport kontrolden daha geçmeyeceğimi, buradan eve döneceğimi bilmek, seyahatin buraya kadarki kısmının sorunsuz geçmiş olmasıyla birleşince Üsküp’e zihnen çok rahat iniyorum. Aslında programımızda iner inmez otobüsle Ohrid’e geçmek var ama kafam ne kadar rahatsa fiziken o kadar yorgunum ki Ohrid falan istemiyorum. Hemen o gecelik bir hostel bulup yol arkadaşımı Ohrid’e yollarken ben de merkez kalacağım yere geçmek için otogarda taksi bakınıyorum.



Üsküp otogarına iner inmez dikkatinizi ilk çeken şey Türkçe konuşan insanlar oluyor. Sanki Avrupa’da bir şehirde değil de Rize'de otogardayız, Türkçe evet ama kulağını dayamazsan pek anlayamıyorsun, işte yine aynı Rize gibi, şive desen var yani. Taksiciler de bizdeki hesap otobüsten ayağını indireni bunaltmaya başlıyorlar bana gel diye. Aralarında sesi daha kısık çıkan 55-60 yaşlarında bir amcayı gözüme kestiriyorum. Hiç yadırgamadan Türkçe konuşup anlaşıyoruz, ayarladığım hosteli biliyor ve tahmin ettiğimden daha ucuz bir rakam söylüyor götürmek için, onu söylerken bile biraz mahcup, sanki misafirinden para almak zorunda kalmış gibi mahcup.


Taksiye biniyorum, normalde hiç beceremem böyle sohbetleri ama insan ömründe kaç kere Üsküp’te Türk bir taksiciyle seyahat eder ki? Yol boyu ufak ufak konuşuyoruz amcayla, o benim gibi çok turist görmüş ama ben onun gibi birini ilk kez gördüğümden sorular soruyorum istemsizce. Bursa’da çok akrabalar var benim diyor, birkaç kere geldiğini anlatıyor, bir vakitler eski çarşıda çantacılık yaptığını, malı da İstanbul’dan getirttiğini, ama sonra Çin üretimi ürünler çoğalınca tutunamayıp dükkanını kapattığını anlatıyor. Ama hep bir mahcup; üstünde –tarif etmeyi beceremediğimden böyle söylüyorum- ihtiyaç sahibi, gururlu insan mahcubiyeti var resmen. bir yandan da içimden "Burcu Türkiye’de hiç mi muhtaç kimse yok da geldin buralardakine şaşırıyorsun" diyor, çok duygulanmamaya çalışıyorum. Çantamda kalan, birilerine ikram ederim belki diye Türkiyeden yanımda getirdiğim son pestilleri, cevizli sucukları da bu amcaya veriyorum taksiden inerken. Numarasını da almayı unutmuyorum, ne olur ne olmaz ya bir daha Üsküp’e yolum düşerse?


Ben Üsküp’te, o ilk yarım saatte hissettiğim hüznü geçici sanmıştım, meğer geçireceğim üç gün boyunca, ve hatta yıllar sonra hiç yakamdan düşmeyecekmiş. Üsküp’te şehrin Makedon tarafına neredeyse hiç geçmedim, hiç de merak etmedim. Sabahtan akşama kadar eski çarşının Türk dükkanlarına, minik kafelerine, camilerine, lokantalarına, börekçilerine, tatlıcılarına girdim çıktım. Sabah kahvaltımı su bardağıyla çay getiren yaşlı bir börekçinin, dükkanın camından dışarı bakarken “la ilahe illallah” diye iç geçirişlerini dinleyerek ettim. Türkçe pop müzikleri çalan nargile kafelerde oturdum, camilere namaza giren çıkan insanları seyrettim.


Üsküp’te son akşamımızda üstümde kalan az biraz Makedon dinarlarını geri euroya çevirmeye üşenip harcamaya çalışırken dükkanını hala neden açık tuttuğunu kendisi de bilmeyen bir kuruyemişçiye girdim. Ufacık bir dükkan, ufacık bir adam, belki altmış yaşında belki seksen. Kocaman çuvalların içinde birkaç çeşit kuruyemiş biraz da şekere bulanmış değişik aburcubularlar satıyor, hani bizim pazarlarda olurdu biz çocukken, yiyince dilimizi boyardı, öyle şekerler. Dükkanın detayları dün gibi aklımda, masal içinden çıkmış gibi kendi havasında bir yer; hatta hiç unutmuyorum yer fıstığının daha miniği bir çeşit fıstık

vardı bir çuvalda da, adı Kikiriki’ydi. İçimden ya hu ne güzel isim bulmuşsunuz fıstığa deyip gülümsemiştim. O akşam o amcadan cebimdeki paraların ederince bir ufak alışveriş ettim. Türk lirasının hala bir miktar değerli göründüğü üç beş ülkeden biri olduğu için mi, yoksa gerçekten o amca çok fakir olduğu için mi bilmiyorum o alışveriş adamcağızı öyle mutlu etti ki üstünden kaç mevsim geçmiş, ne dükkanı ne Adamcağızın gülümseyişini hala unutamıyorum. Ve hatta bu hikayeyi ne zaman anlatsam, tüm kalbimle sesli sesli Allahım ne olur yolumu o dükkana bir daha düşür diyorum.


Garip kelimesinin aslı garib, "b" ile; biz şimdi söylemesi zor diye garip diyoruz. Etimolojisi biraz karışık, Arapça “gurbet gelimesinin kökü grb’den türemiştir, gurbette kalan anlamındadır” diyen var; “ta Kutadgu Bilig’de, Atabetül Hakayık’ta yabancı anlamında geçiyor, kökeni Türkçedir” diyen var. Ben tam ilmini vakıf değilim, hangisi doğru bilmiyorum ama gurbetten de türese yabancıdan da garib kelimesinin bendeki en derin anlamı Üsküp’tür. Bir vakitler öyle ağacın dalı, yaprağı gibi de değil ağacın bir kökü iken şimdi kesilmiş, kırılmış bir daha da aşı tutmamış Üsküp. Anadilin hüküm sürdüğü bir ülke hayaliyle geçmişte hapsolmuş, ceplerinde kalanla günü geçirmeye çalışanların memleketi, aslında işte bizim memleket Üsküp.


Üsküp'e,

O ağaçtan gelen bir avuç insanın ölülerine ve kalanlarına,

çektikleri acılara,

yabancılıklarına,

garipliklerine,

bir başınalıklarına,

ve Vardar’a;

Rahmet, hürmet ve sevgi ile...



128 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

PAZARTESİ YAZILARI

©2019, Ormanların İçinde tarafından Wix.com ile kurulmuştur.

This site was designed with the
.com
website builder. Create your website today.
Start Now